BU KASABA BİZİM İÇİN ÇOK KÜÇÜK

Ezgi Ecem Okşin

05.10.2018- 30.10.2018

Bu kasaba’ iç e dış algılamaların dışarı çıktığı vücudun ve bu vücudun gösterildiği imgenin yüzeyidir, tenidir. Şayet bu kasaba gerçekliğin yayıldığı imge ise söylenebilir ki bu kasaba idimiz için çok küçüktür ama aynı zamanda ‘ben’ olabilmek için de yeterli değildir. Bu durum idin yüzeyde/imgenin yüzeyinde betimlenemeyecek kadar derinde, Benin ise tekil bir ana sıkıştırlamayacak kadar sürekli olmasından kaynaklanmaktadır. İd herhangi bir imgenin yüzeyinde yer alamayacak kadar kimliksizdir. Gösterilen bedenler içgüdülerini imgelerde tasvir etmemiş/edememiş olduğundan, bu dürtüsel durum id ile var olan hayvan maskları ile hem betimlenmiş hem de bir kendilik imgesinin oluşmaması adına gizlenmiştir. Ancak bu gizleyen imgenin esasen duvar halısı olması tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda toplum imgesine gönderir ve kimliği anonimleştirerek aynı
zamanda da aitleştirerek genelleştirir. Birisi olmanın yokluğu ‘her’ olabilme durumunun öncelidir ve bu kasabada Ben’lerin değil de İd’lerin hükmü sürmekteyse, İd bir her olarak insani varlığın içgüdüsel oluşunu suretini paylaşarak göstermektedir. Ailemin yarattığı imgelerin mirasçısı ‘ben’, içgüdülerinden vazgeçiş gibi bir fedakârlıkta bulunmuş ise, bunun karşılığında mükafat olarak onun tarafından daha fazla sevilmeyi bekler. Üst-Ben’in bu denetleyici ve baskılayıcı tavrı imgenin kimliğinde konumlanır. Genel olarak imajın dürtüsü o anı yakalamak için öldürmektir. Öyle ki şimdiki zaman kipinde gerçeklik, ölümlülerin gözleri önünde kuşbaşı doğranır ve pembeleşinceye kadar çevrilir. İmajın kimliğinden beklentisi ‘daha fazla sevilmek’ olan ‘ben’, imgenin gerçek dürtüsü ile karşılaştığında, esasen verilecek olan tepkinin ‘ben’den değil de id’den geleceğini kavrayacaktır. Hayvanlığından uzaklaşmaya çalışan ‘ben’, imgeye yaklaşmaya çalıştığında yine İd’e geri yollanacaktır.

‘Bu Kasaba İdimiz İçin Çok Küçük’ bir yıl oturup beş ay kira veren kiracının ev sahibinin haklı isyanına
tepkisizliği kadar edilgen, ortaya çıkan işler ise gerçeğin karşısında hem bir o kadar “yüzsüz” hem de boynu büküktür. Tahrip ve tahriş aynı zamanda da tarih edilen kişi ve kurumların (İd, Ben, Üst-Ben
mercileri) gerçeklik derecesi maki bitki örtüsünün hakim olduğu bir çölde ikindi vaktindeki kadardır.
Gerçekliğin, ciddiyetini seyrelten ve aynı seviyede de doygunlaştıran, sanat dediğimiz bu ontolojik
düzleme çekildiğindeki ahengi ancak su ile zeytinyağının mükemmel homojenliğinde bulunmakta, çocukların göremeyeceği ve erişemeyeceği, kuru, serin ve karanlık yerlerde saklanmaktadır.